1950 lerde bir şehitlik ziyareti

0

Kurmay Albay Fahri Belen’in kızı sayın M.Tülün (Belen) Yalçın anlatıyor:

1949-1950 yıllarında babam Gelibolu kolordu komutanıydı.

Sıcak bir yaz günü bizi Çanakkale Muharebelerinin geçtiği yerlere götürmüştü. Engebeli tozlu yollarda cipimizle Gelibolu’dan Eceabat’a doğru ilerlerken, ardından 34 yıl geçmiş olmasına rağmen savaşın bütün dehşeti gözler önüne seriliyordu. Beni, çocuk yaşta içimi acı ile burkan geçtiğimiz yerdeki yolların kenarlarındaki yarlardan insan kemiklerinin fırlamış olmasıydı. Bu Gelibolu yarımadasının bir çok yerinde aynıydı.

Babam “tarihte bu kadar ufak bir toprak parçasında en çok şehit verilen yerlerdir buralar” diyerek etkili sesiyle Mehmet Akiften bazı dizeler okudu:

Kim bu cennet vatanın uğruna olmazki feda?
Şüheda fışkıracak sıksan, şüheda!
Hakikaten de öyleydi. Sanki şehitlerimiz topraktan fışkırıyordu.

Sonra karşımıza serap gibi itilaf devletlerinin mezarlıkları belirdi. Yemyeşil ağaçlar altında çiçeklerle çevrili muntazam mezar taşlarının altında huzur içinde yatıyorlardı. Sanki buraları işgal etmek için değil de bu güzel topraklarda son uykularını uyumak için gelmişlerdi.

Babam oldukça üzgün “Savaştan kısa bir süre sonra itilaf kuvvetleri şehitlerini toplayıp mezarlarını yaptırdılar. Ne yazık ki biz daha iyisini yapacağız diye bu yıllara geldik.” dedi.

Ben hayretle sordum: “Peki ölüleri nasıl ayırd edebildiler?”

“İtilaf devletlerinin askerlerinin hepsinin boynunda künyeleri vardı. Kolayca bulundular.”

“Ya bizimkilerin?” diye merakla sordum.

“Bizim askerler karavanadan rahatça yemek yiyebilmek için hepsinin bir tahta kaşığı vardı. Dolaklarının (ayak bileğinden dize kadar olan bölümüne dolanarak sarılan ensiz, uzun yünlü kumaş ya da deri parçası) içinde taşırlardı.

Seneler önce yol açma sırasında güzergahtaki şehitlerimizin toplanan kemikleri yol kenarında açılan bir çukura konmuş, üzeri bir kişilik mezar şeklinde kapanmış, yeri belli olsun diye bulunan kaşıklarla mezarın etrafı çevrilmiş. Yöre halkı burasını “kaşıklı şehit” adıyla bir yatır yeri olarak kabul etmiş. Her adağı olan mezarın üzerine sapından bir kaşık saplamış. Şimdi üzerinde yüzlerce kaşık var. Dönüş yolumuzun üzerinde, sizlere göstereceğim” dedi.

Cipin zorlukla geçtiği yollardan Seddülbahir’e doğru ilerlerken oldukça sakin ve soğukkanlı olan babam savaşı o an yaşıyormuş gibi heycanlanmış, bize geçen olayları anlatıyordu.

Aniden cipi durdurdu, tecrübeli topograf bir asker edasıyla araziyi inceledi. Gözleri dolmuş, elleri titriyordu.

“İşte şurada bacağım şarapnel parçasından yaralanmış kanıyordu, hendeğe sığınmıştım. Askerlerin yardımiyle tütün bastırarak kanı durdurmaya çalışıyorduk, etrafımda bir çok yaralı vardı. İşte o an ağabeyim Yüzbaşı Hasan Tahsin’in şehit olduğu haberi geldi. Şarapnel kafasını parçalamıştı. Biz iki kardeş bu muharebeye ben teğmen o yüzbaşı olarak katılmış, aynı gün o şehit, ben gazi olmuştum. Onu ateşkes sırasında bir kaç yüz metre ileride bir yere gömdük. Bir zaman sonra mezarını yaptırdım. Çanakkale şehitleri anıtı da buralara hakim bir yere yapılması düşünülüyor.”dedi.

Çevrede biraz dolaştıktan sonra amcam Hasan Tahsin’in mütevazi mezarını bulduk. Biz şehidimizi bulmuştuk ama hala binlerce isimsiz kahraman toprak altındaydı.

Biz, onlar ve yurdun dört bir yanında yatan şehitlerimizin sayesinde vatanımızda özgürce yaşıyorduk..

Babam bize sık sık:

“Bizim nesil aç, susuz, aylarca maaş almadan, yıllarca evinden uzak inanılmaz fedakarlıklarla bu vatanı kurtardı. Umarım gelecek nesiller bu yapılanları anlar ve cumhuriyeti yaşatmak için ellerinden geleni yapar.” derdi.

Bizlerde unutmayalım, unutturmayalım ki her birinin ruhu şâd olsun.

M. Tülün (Belen) Yalçın 30.01.2009

Dr. Tuncay Yılmazer tarafından yayına hazırlanarak, Ocak 2009 da yayınlanan “Harp akademisi 1934-1935 Tedrisatından Çanakkale Savaşlarından Alınan Dersler / Muallim Kurmay Albay Fahri Belen” kitabından alınmıştır.

Share.

Yorum Ekle