Muavenet-i Milliye ve Goliath

0

Muavenet-i Millîye; 1909 yılında, padişahın öncülüğü ile kurulan ‘Donanma-yı Osmanî Muavenet-i Millîye Cemiyeti’nin halktan topladığı yardımlarla Almanya’dan alınan savaş gemisidir. Çanakkale Harbi’nin kazanılmasında önemli roller üstlenen bu muhribin komutanı, Yüzbaşı Ahmet Saffet Bey’di. Muavenet muhribinin ilk vazifesi, Marmara Denizi’ne giriş yaparak, İstanbul’dan cepheye asker, cephane, erzak taşıyan Osmanlı gemilerine musallat olan düşman denizaltılarını kovalamak ve tahrip etmekti. Yani Muavenet-i Millîye’nin gâyesi, Gayret-i Vataniye Muhribi ile birlikte Marmara’nın sakin gecelerinde suyun üstüne çıkacak olan denizaltıları avlamaktı.

Çanakkale Boğazı’nda savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu. 18 Mart 1915 günü Çanakkale Boğazı’nı geçmeye çalışan, İngiltere ve Fransa savaş gemileri binlerce tonluk mermileriyle Boğaz’ı yangın yerine çevirmişler; ama “Üç günde geçeriz.” dedikleri Boğaz’ı geçememişlerdi. Bu başarısız denemeden sonra, İngiliz ve Fransızlar, mevcut kara birliklerine ilâveten, sömürge ülkelerinin halklarını da zorlayarak zamanın en güçlü ordusunu hazırladılar. Millî şairimiz M. Akif’in Çanakkale Destanı’nda belirttiği gibi, ‘eski dünya yeni dünya’ el ele vermiş; başka başka çehreli ve lisanlı, rengarenk derili bir vahşet ordusu, Müslüman Türk’ü bozguna uğratmak niyetiyle, 25 Nisan 1915’te, Gelibolu Yarımadası’na yüklenmişti.

25 Nisan’dan 10 Mayıs 1915’e kadar geçen sürede; İtilâf donanması ve orduları, Gelibolu Yarımadası’nda hayata dâir ne varsa, yakıp yıkmıştı. Gündüzünde sergilenen bu vahşet, gecesinde ayrı bir yoğunluk kazanıyor; sahile yaklaşan zırhlılar, Türk birliklerine ve siperlerine tonlarca mermi ile ölüm yağdırıyordu. Mehmetçiğe en fazla acı veren de, bu gece dehşetiydi. Özellikle Seddü’l-bahir cephesinde her gece yaşanan saldırılar, birliklerimizin direncini zayıflatıyordu.

Yarımadayı savunan 5. Ordu, Cevat Paşa vasıtasıyla Donanma Komutanlığı’ndan yardım istenmesine karar verdi. Donanma Komutanlığı da Muavenet-i Millîye Muhribi’nin, Marmara’daki vazifesini bırakıp, süratle Çanakkale’ye intikalini istemişti. Muavenet’in komutanı Kıdemli Yüzbaşı Ahmet Saffet, emri alır almaz dümeni görev yerine kırmış ve 10 Mayıs 1915 günü öğle saatlerinde Çanakkale’ye gelip demirlemişti.

İskelede bekleyen Cevat Paşa, sahile ayak basan Ahmet Saffet’e yaklaştı:
– Sefâlar getirdin İnşaallah oğlum!
– Sağ olun kumandanım! Emirlerinizi bekliyorum!

Çekilen acıların hüznü ile kararlılığın ciddiyetini yansıtan iki yağız çehre, birbirlerini süzdüler. İkisinin de göz bebeklerinde aynı yangının alevleri parlıyordu:
Bugün vatan bizden razı olacak,
Nefer şehit, ordu gazi olacak!

Çabuk adımlarla içeri geçtiler. Önünden geçtikleri odaların açık kapılarından görülen tek şey, her odada hummalı bir çalışmanın olmasıydı. Karınca misali herkes bir şeyleri takip ediyor, gidiyor ve geliyordu. Koridorun sonundaki merdivenden üst kata, Cevat Paşa’nın odasına geçtiler. Cevat Paşa, Ahmet Saffet’e oturmasını işaret ederek makamına geçti. Bu genişçe odanın bir köşesinde büyük bir masa ve üzerinde bir Boğaz haritası vardı. Paşa sandalyesine otururken bu defa evlâdına seslenircesine şefkatli bir tonda:

– Lütfen oturunuz Süvari Bey, yorgun olduğunuzu biliyorum. Hele gemiden karaya ayak basınca daha bir sarsılır insan. Oysaki durumumuz çok ciddi ve zamanımız yok denecek kadar az. Bu yüzden hemen çalışmaya başlamak icap ediyor. Lütfen oturunuz ve beni dinleyiniz.

Cevat Paşa problemi anlatırken, zaman zaman çaresizliği ifade eden cümleler ağzından dökülüyordu. Bu sırada kaşları çatılıyor, yanakları seğiriyor ve yumruklarını sıkıyordu. Bilgilendirmeyi tamamlayınca Ahmet Saffet’e döndü:

– Evet Süvari Bey, durum böyle ve buna bir çözüm bulacağız. İlk düşünceleriniz şekillenmeye başlamıştır zannediyorum!

Yüzbaşı Ahmet Saffet: ‘İzninizle!’ deyip kalktı ve masanın üzerine serili Boğaz haritasına yöneldi. Uzun sürmeyen bir incelemenin ardından:
– Saldırımızı gece yapacağız kumandanım. Ancak biraz daha bilgiye ihtiyacım var. Sahil şeridini bir de yerinde incelemeliyim. Ayrıca hedefimiz konusunda da bilgi ihtiyacımız var. Gücü nedir? Nerede demirliyor ve zamanlaması nasıldır?

Cevat Paşa hemen sandalyeden kalktı ve:
-Pekiyi, hemen başlıyoruz öyleyse. Muavenet’in durumu nedir? Personel ve levazım bu vazifeye yetecek mi?

Yüzbaşı Ahmet Saffet, beklemeksizin raporunu verdi :
– Gemimde çalışır durumda üç torpido kovanım var. 110’u bizden 15’i de Alman olmak üzere 125 mürettebatım mevcut. Rütbeli mürettebatıma ilâveten Rudolf Firle isminde bir Alman subayı da torpido uzmanı olarak müşavir görevindedir. Mevcut durum itibariyle tek ihtiyacımız istihbarat ve plândır kumandanım.

Bu konuşmayı takip eden 48 saat, sandalye üzerinde yarım yamalak uyku, üç-beş lokma yemek ve devamlı bir koşuşturma ile geçti. Önce Anadolu sahil şeridinden İntepe’ye kadar at üzerinde inceleme yapıldı. Ahmet Saffet, elindeki dürbün ile sürekli izlenecek seyir hattını inceliyordu. Kumkale, İntepe ve Kepez grubu birliklerinin komutanları ile baş başa görüşülüyor, hedef gemilerin yani Cornwallis ve özellikle Golyat’ın hareketleri ve durumları belirleniyordu.

İncelemenin ikinci günü akşam saatlerinde; Cevat Paşa, Yüzbaşı Saffet ve Gelibolu Yarımadası’nın Boğaz’a bakan sahillerin güneybatısında yer alan Domuzdere Tabyası Komutanı ertesi gece yapılacak saldırıya en yakın noktada son incelemeleri yapıyorlardı:

“Plâna göre, 12 Mayıs gecesi hedefe yürüyeceklerdi. Muavenet, bütün ışıklarını perdeleyecek ve hedefine görünmeden yaklaşacaktı. Bu arada Boğaz’ın her iki kıyısındaki bataryalar uyarılacak, hiç kimse ışıldak yakmayacak ve sessiz bekleyişlerini sürdüreceklerdi. Muavenet, vazifesini yapıp dönüşe geçtiğinde seyir fenerlerini yakacak, eğer takip ediliyorsa baş taraftan beyaz işaret fişeği atacaktı. Eğer Muavenet beyaz işaret fişeği atarsa bu tabyalardaki toplar bütün güçleri ile takip edenlere yüklenecekti.”

Değerlendirmeler tam bu noktaya geldiğinde hepsi, tüylerini diken diken eden bir cümleyle sarsıldılar. Domuzdere Tabyası subaylarından Mülâzım-ı Sani (teğmen) Ali İhsan, yüzü Boğaz’ın Ege girişine dönük ve sanki orada değilmişçesine (Kur’ân’da ve Tevrat’ta geçen hâdiseyi imâ ederek):
– Davud, Golyat’ı sapanıyla bir kere daha devirecek İnşaallah! dedi.

Hepsi irkilmiş, ürpermişti ve düşünmeye fırsat bile bulamadan:
– ‘İnşaallah!’ dediler.
Boğaz’ın girişinde bekleyen İngiliz ve Fransız zırhlıları, yıldızsız gecelerde aydınlatma fişekleri atıyor ve Boğaz’daki karakol gemilerinin işini kolaylaştırıyordu. Muavenet, bir aksilikle karşılaşmamak için kıyıya çok yakın seyretmek mecburiyetindeydi. Gelibolu Yarımadası’nın Boğaz’a bakan kıyılarına çok yakın gidileceği için geminin ağırlığı ve su kesimi azaltılmıştı. Kömür ve yağın yarısı boşaltılmış, gemiden ışık sızmaması için lumbuzlar siyaha boyanmış, dış güvertedeki ampuller sökülmüş ve bacadan kıvılcım çıkmaması için kazanlar en düşük devirde yakılarak ve nefesler tutularak Soğanlıdere Koyu’na kadar gelinmişti. Muavenet, saldırıdan önceki son durağı Soğanlıdere Koyu’nda; Karanfil Tepe’nin denize uzanan burnunun arkasına saklanmış geceyi bekliyordu. Gemiye dört tane torpido alınmış, üçü kovanlara yerleştirilmişti ve sessizce son hazırlıklar yapılıyordu.

Tarih 12 Mayıs 1915’i gösterirken, Gelibolu Yarımadası’nın Soğanlıdere Koyu, akşama hazırlanıyordu. Saat 19:30’u gösterirken gökyüzü, sarıdan turuncuya ve kızıla doğru perde perde yayılan bir yağlıboya tablo gibiydi. Yüzbaşı Ahmet Saffet Bey, Muavenet-i Millîye’nin köprüsündeki kumanda odasında masasının üzerine serdiği Boğaz haritasına eğilmiş vuracakları darbenin son ayrıntılarını düşünüyordu. Kumanda odasının camlarından gökyüzüne baktı. Gözleri, bir süre bu güzel akşamın renklerinde gezindi; sonra belli belirsiz bir ses tonuyla:
“Ey kimsesizler kimsesi Rabb’im! Bizi Sensiz bırakma. Sen’in adını yaşatmak için şehadete koşan bu milleti aziz ve muzaffer eyle.” diyerek, dua etti.
Yüzbaşı Ahmet Saffet eğilmiş Boğaz haritasına bakıyordu. Haritadaki Arap harfleriyle yazılmış “Çanakkale Boğazı” ibaresinin son harfi olan “ye”, Boğaz hattından Morto Koyu’na doğru bir hançer gibi uzanıyordu. Ahmet Saffet, elindeki kalem ile harfin bittiği yere bir çarpı koydu ve üzerine bir kelime yazdı: “Golyat!”

Hedef Golyat’tı. Çünkü 750 kişilik mürettebatıyla 13.150 tonluk tepeden tırnağa zırhlı bu dev gemi, Mehmetçiğin üzerine ve Seddü’l-bahir cephesine ölüm topları yağdırıyordu. Akşam ezanı sonrası hava dönmüş ve yağmur bulutları, vahşete hazırlananların kasvetli yüreklerine simsiyah bir yorgan gibi çökmeye başlamıştı. Açıkta bekleyen İngiliz ve Fransız zırhlıları ışıldaklarını yaktılar ve aralıklarla işaret fişekleri atmaya başladılar. Ancak karanlık gittikçe koyulaşıyor, aydınlatma çabaları yeterli olmuyordu. Bir düşman karakol gemisi, Muavenet’e 600 metre kadar yaklaşmış ama onu görememişti.

Muavenet,Tevrat’taki kıssada olduğu gibi sapanına taşlarını yerleştirmiş; kendisinden yirmi kat daha büyük bu zırhlının 7 mil uzağında, Soğanlıdere Koyu’nda gecenin en karanlık, gaflet saatini sabırla bekliyordu. Boğaz’ın iki yakasındaki tabyalarda Mehmetçik, dualar okuyarak, sabırla bekliyordu. Çanakkale’de Cevat Paşa, abdestini tazelemiş, Kur’ân-ı Kerîm okuyor, gözlerinden pıtır pıtır yaşlar yuvarlanıyor “Allah’ım!” diyor, sabırla bekliyordu.

Nihayet, gece yarısına yarım saat kala düşman zırhlıları, ışıldaklarını söndürdü. Boğaz’ın girişine bir ölüm sessizliği çökmüştü. Ahmet Saffet Bey, Golyat’ta geceyarısı vardiyasının değişeceğini biliyordu. Böylece, bir vardiyanın yorgunluk ve uyku ihtiyacı ile diğer vardiyanın uyku mahmurluğunun verdiği sersemlik anından faydalanacaktı.

Yüzbaşı Ahmet Saffet, sessiz ama hızlı adımlarla kıç güvertesine indi. Mürettebat, hazırlıklarını tamamlayarak güvertede yerlerini almış, komutanlarının emrini bekliyorlardı.

Üç torpido kovanının son kontrolünü yapan Alman Rudolf Firle de koşarak Ahmet Saffet’in yanına gelmişti. Ahmet Saffet, gecenin karanlığında karşısında dikilen subay ve erlerinin yüzünü seçemiyor ama kalb atışlarını hissediyordu:
– Arkadaşlar! Görüldükten itibaren sadece 5 dakikamız var. Ne yapacaksak bu zaman zarfında yapacağız. Unutmayın, bizler din ve vatan uğruna fedai olduk. Rütbelerin en güzeli “şehadet” hepimizin arzusudur. Vazifemizi tam yapalım ve kendini beğenmiş bu devi susturalım.
Hemen yanıbaşındaki Alman Firle’ye döndü:
-Torpidolara ağ makası takılmasın Bay Firle, torpidolar 1.200 metre mesafe, 34 mil sürat ve 2 metre derinliğe ayarlansın.

Alman subay: “Gereği yapıldı kumandan!” dedi, usulca.

Ahmet Saffet, önünde bir sükût duvarı hâlinde bekleyen mürettebata döndü ve:
– Arkadaşlar! Bugün borcumuzu alnımızın akıyla ödeme günüdür. Vatan toprağının selâmeti için, yaşatmak uğruna gerekirse yaşamaktan vazgeçeceğiz. Ya devlet başa, ya kuzgun leşe… Allah yardımcımız olsun!

“Derken Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Dâvut, Câlut’u öldürdü, Allah ona hükümdarlık ve hikmet verdi ve dilediği birçok şey öğretti.” (Bakara, 251) .

13 Mayıs saat 00.30’da Yüzbaşı Ahmet Saffet “Bismillah” dedi ve ilk emrini verdi:
– Kazanlar faryap, ağır yol ileri! Torpidoları sancağa çevir!

Muavenet, âdeta Gelibolu Yarımadası sahiline sürünürcesine hareket etti. Gecenin karanlığında, bir yılan gibi sessizce kayıyordu suyun üstünde. Bacadan kıvılcım çıkmaması için 7 mil hızla, kıyıların gölgeliğinde ağır ağır ilerliyordu. Karartma öylesine başarılıydı ki, Boğaz’da devriye gezen gemiler onu göremiyordu.

Muavenet, saat 01.00’de, Domuzdere tabyasının hizasından geçiyordu.Tabyanın erleri nefeslerini tutmuş, dudakları duada, bir taraftan Boğaz’ı gözlüyor, bir taraftan da önlerinden belli belirsiz giden Muavenet’i kolluyorlardı. Tabya kumandanı; gecenin karanlığından sıyrılmak, bir yerlere tutunmak ister gibi kollarını gök yüzüne uzatmıştı. Semaya çevirdiği yüzünden yaşlar süzülüyor, çaresizliğin içtenliği ile mutlak kudret sahibi Rabb’inin kapısını yine O’nun âyetleri ile çalıyordu: “Tâlut’un beraberindeki müminler ise Câlut (Golyat) ile ordusuna karşı çıkınca dediler ki: Yâ Rabbenâ, üstümüze (gürül gürül) sabır yağdır; ayaklarımıza sebat ver ve kâfir topluluğa karşı bizi muzaffer eyle!” (Bakara, 250) .

Hedeflerine 700-800 metre kaldığında saat 01.10’u gösteriyordu. Ahmet Saffet, serdümene döndü:
– İskele alabanda!

Muavenet, kendinden emin, son derece teslimiyet ve tevekkül içerisinde Golyat’a biraz daha yaklaştı. Golyat, hâlâ hiçbir şeyin farkında değildi. Birazdan kopacak kıyametten habersizcesine uyuyordu denizin üstünde. Muavenet’te kimse soluk almıyor; herkes bir torpido olmuş gibi, Golyat’a kilitlenmiş gözleriyle son emri bekliyordu. Saat 01.13’ü gösterirken Golyat nihayet Muavenet’i fark etti. Golyat, ışıldakla (O) işareti veriyordu, yani parolayı soruyordu. Muavenet’in uyanık vardabandırası hiç beklemeden soruya soruyla karşılık verdi: (O). Belli ki Golyat’ın vardiya nöbetçi subayı henüz uyanmamıştı. İki defa daha tekrarladı aynı soruyu.

Muavenet, geçen bu iki dakika içinde manevrasını tamamlamış, aradaki mesafe 300 metreye düşmüştü. Golyat’ın parolayı üçüncü soruşunda saat 01.15’i gösteriyordu. O anda Ahmet Saffet’in gözünün önünde, üç ay önce batırılan Mesudiye zırhlımızda şehit olan can dostu Kale-i Sultâniyeli Yüzbaşı Ziya’nın solgun yüzü belirdi. Ahmet Saffet önce bu solgun yüze gülümsedi ve sonra bomba gibi patladı:
– Ateş!

Torpidolar, Davud’un sapanından çıkan üç taş gibi suyun içinde kayarak ilerlerken Muavenet de burnunu tekrar Çanakkale’ye çevirmişti. Daha dönme devrini tamamlamadan birbiri ardına üç patlama duyuldu. Koca dev, HMS Golyat zırhlısı baş taret, komuta köprüsü ve kıç taret olmak üzere üç isabet almıştı. Boğaz’ın girişinde göğe yükselen ilk alevlerin ardından kıyamet kopmuş; kampana sesleri, art arda gelen patlamaların şiddetinde boğulup gitmişti. Dev Golyat’ta can pazarı vardı şimdi. Dev zırhlı, kimse ne olduğunu anlamadan 750 kişilik mürettebatından gemi komutanı dahil 570’ini beraberinde alarak Boğaz’ın derinliklerinde kaybolmuştu.

Morto Koyu açıklarında tam bir kargaşa baş göstermişti. Cornwallis ve diğer muhripler ne olduğunu anlamaya çalışarak sağa sola manevra yapıyorlardı. Kimse Muavenet’i fark etmemiş, herkes hâdiseyi çözmeye çalışıyordu. Anadolu ve Rumeli sahil birliklerimizdeki Mehmetçikler siperlerinden fırlamış ve gözyaşlarıyla “Allahü Ekber” diye haykırıyorlar, avuçladıkları vatan toprağını saçıyorlardı dört bir yana.

Dönüş yolculuğundaki Muavenet’in güvertesinde, köprüde ve kazan dairesinde tekbirler yankılanıyor, kabaran yürekler gözyaşı olup yanaklardan süzülüyordu. Aynı anda gökyüzü de boşanmış; yağmur damlaları, yanaklardan süzülen gözyaşlarına yetişmenin telâşına düşmüştü sanki. Muavenet, geldiği yoldan geri dönüyordu. Saat sabah 05.00’i gösterirken Muavenet Çanakkale sahiline vardı. Pruva güvertesinde dikilen Ahmet Saffet, sabahın ilk ışıklarıyla aydınlanan iskeleye bakıyordu. Sağanak yağışın altındaki iskelede biri bekliyordu. Kaputunun yakasını kaldırmış, elleri ceplerinde bir adam. Muavenet yavaşça iskeleye yanaştı. Kıyıya çıkan yüzbaşı koşarak ilerledi ve onu bekleyen adamla birbirlerine sarıldılar. Bir baba-oğul gibi, bir elmanın ayrı kalmış yarımları gibi kenetlendiler:
– Berhudar ol oğlum! Erenköy birlikleri telsizle bildirdi. İçeride duramadım, buraya geldim. Seni ve silâh arkadaşlarını karşılamanın iftiharını yaşamak için bekledim.

Ahmet Saffet, Cevat Paşa’nın kıpkırmızı olmuş gözlerine baktı ve:
– Sağ olun kumandanım! Çok şükür başardık. Şehadet arzusu ile gittik, nasipte gazilik varmış. Eğer izin verirseniz vakit geçirmeden Marmara’ya, yarım kalan vazifemi tamamlamaya gitmek isterim.

Cevat Paşa, bu yiğit askere bir kere daha sarıldı:
– Güle güle git oğlum, yolun açık olsun.

Günün ilk ışıkları, gündüzünü ve gecesini patlamalar eşliğinde yaşamaya alışmış Çanakkale’nin üzerine düşerken Muavenet, dümenini Marmara’ya kırdı ve ağır ağır Boğaz’ın sularını terk etti.

İngiliz Müttefik Ordular Komutanı Ian Hamilton, Golyat’ın batırıldığını öğrendiğinde günlüğüne: “Düşman madalyayı hak etti.” diye yazdı. Muavenet-i Millîye, İstanbul’da merasimle karşılandı ve Yüzbaşı Ahmet Saffet, Başkomutan vekili Enver Paşa tarafından takdirname ile kutlanarak binbaşılığa terfi ettirildi. Golyat’ın batırılışı üzerine İngilizler, “Çanakkale’yi hem karadan, hem de denizden birlikte geçeriz.” plânını terk ederek deniz harekatını tamamen iptal ettiler. Golyat’ın batırılış haberi, 14 Mayıs 1915’te toplanan İngiliz Harp Meclisi’ne bomba gibi düştü. Ertesi gün, Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Fisher, iki gün sonra da Çanakkale Savaşı’nın fikir babası, sadece İngiliz tarihinin değil, dünya siyasetinin müstakbel en büyük adamı gözüyle bakılan Bahriye Nezareti 1. Lordu W. Churchill istifa etti. Şok dalgası bu kadarla da kalmadı ve Golyat’ın batışından 12 gün sonra 25 Mayıs 1915’te İngiltere kabinesi toptan istifa etti.

Murad MUHSİN

Share.

Yorum Ekle